Yeni Türkiye'de gitmek ya da kalmak

 

PicsArt_11-07-12.01.16

YENİ TÜRKİYE DEVASA HAPİSHANEMİZ;

         İŞİD’in hücreye attığı bir mahkumun hücreden ve İŞİD’in hükmettiği topraklardan kurtulduktan sonra ki röportajında

–          Fiziksel işkence etmiyorlardı ama birbirimizle konuşmamıza izin vermiyor biz mahkumları yalnız bırakıyorlardı. Her gün yeni bir haberle geliyorlardı.  Bir gün Şam’ı aldıklarını duyuyorduk. Başka gün Bağdat’ı.  Antep’i aldıklarını söylediklerinde ailemi de ele geçireceklermiş olabileceklerini düşündüm. Kimsenin karşılarında duramadığını nükleer bombalara ulaştıklarını yakında Bosna Hersek’ten Hindistan’a tüm İslam coğrafyasına Ebu Bekir El-Bağdadinin hükmü altına gireceğini söylediklerinde hapishaneden çıktıktan sonra gidecek bir yerim olmayacağına kanat getirdim. İnanılması zor şeyler söylense de ben tüm dünyayla bağlantımın kesildiği o hapishanede bana anlatılanlara inanmaya hatta onlara katılmayı düşünmeye başlamıştım. demişti.

Stefan ZWEIG “Santranç” Adlı kitabında SS subaylarının kimi tutukluları benzer bir yöntemle yalnızlaştırıp sorguladığını anlatır. Yalnızlık ve yalıtılmışlığa kimseler dayanamaz ZWEIG’in Dr. B’si dahi sonunda dayanamaz bir daha çıkamayacağını düşündüğü kapısının ardından gardiyana; her şeyi anlatacağım yeter ki kapıyı aç, benimle konuş, dedirtir. Gardiyan duymaz ve teslim olmayan Dr. B zihninde yarattığı dünya sayesinde ayakta kalır. Tabi bu başka bir hikaye

Bizim bu röportaja ve hikayeye benzemaye başlayan yaşamımızda evlerimiz Tokiye, okullarımız İmam Hatibe dönüşürken haber alma haklarımız ellerimizden birer birer kayıp gidiyor. Havuz medyası neredeyse her kanalı kuşatmış durumda. Havuza düşünce sarıldığımız Doğan Medyası giyotinde beklemekte, Facebook, twitter ve blog adreslerimiz daha ne kadar elimizde kalacak belli değil. Geçmişte yaptıkları gibi uydu yayınlarını da frekans karıştırıcıları ile engellerlerse kimse şaşırmayacak. Zorunlu olarak bir arada olduğumuz kimi iş ve okul arkadaşlarımız seçimden sonra iktidarın akla sığmaz fikirlerinin savunucusu oldular. Dostlarımızla ise tartışma ve konuşmalarda ise gün be gün bir içinden çıkılmaz bir bataklığa çekildiğimizi hissediyor yarattığımız boğucu ortam yüzünden birbirimizden dahi kaçıyoruz.

Anlayacağınız dışarıdayken içeriye alınıyoruz. Çevremizde Foucult’un, Orwell’in, Huxley’in teorileri ve kurgularına rahmet okutacak devasa bir hapishane inşa ediliyor. Bizleri birbirimize düşmanlaşıp yalnızlaştırıyor, televizyonın önüne sürüp yeteneklerimizi köreltiyor, doğadan uzaklaştırıp yalıtıyor.

Bu arada hapishanelerinin dünyanın en güçlü ülkelerine baş kaldırabildikleri, hapishane müdürlerinin İspanya’dan Malezya’ya  dünya tarafından ayakta alkışlandıklarını, onlara inanmayıp isyan edenlere karşı nihai zaferler kazandıklarını, bundan böyle bileklerinin bükülemeyeceğini düşünmemizi istiyorlar.

Onlara korkudan, çaresizlikten, zavallığımızdan  inanmamızı istiyorlar.  Düşlerimizi ve direnme azmimizi elimizden alamadıkları sürece aslında onların bizlere mahkum olduğunu iyi bilen Hapishane müdürleri bir türlü ele geçiremedikleri; hayallerimize yardım ve yataklık eden zihnimizi ancak  ve ancak inancımızı darmaduman ederek ele geçireceklerini iyi biliyorlar. Böylece her yeni gün canhıraş yeni bir tuğla ekliyorlar devasa hapishaneye…

 

SEÇİM  DÜŞÜŞÜ YA DA DÜŞ KIRIKLIĞI:

 

Gördük. Parmaklıkların arasında, dağların ardında, yüreğimizin içinden taşan büyük düşler gördük. Bu büyük hapishanenin ilk tuğlası karıldığından beri (ki çoğu kişinin bildiğinin aksine bu tuğla on üç yıldan çok daha eskiydi.) hayatımızı bizden çalan gerçekleri tuzla buz edebilecek en renkli düştü bu.  Tek millet yerine halklar, tek din yerine dinler, tek dil yerine diller, Başkanlık yerine öz yönetim, diyordu. Yaşamın öznesi olan engellinin, çocuğun haklarını geçtim geçtim. Erkle yaratılmış devletlerin kala suladığı topraklarda açık açık inadına LGBT-İ diyebiliyor. Hayvanın, nehrin, toprağın, ormanında hakları var diyebiliyordu. Neresinden baksan Ortadoğu için üç numara büyük bir elbise ipe sapa gelmez bir düşten bahsediliyordu.

Biz bu düşe inandık. CHP’nin ulusalcılığı terk edip insancıllığa yanaşacağını en sonunda da bu düşe inanacağına inandık. AKP’yi yıllardır iktidarda tutan halkların savaşı körükleyen, milyonluk saatler takıp asgari ücrete çok diyen, dinlerini kasalarına sermaye edenlere dur diyeceklerine inandık. Hatta bazılarımız işi abartıp MHP’lilerin yeter artık yetti bu milli saçmalıklar yaşasın hakların kardeşliği diye bileceğine dahi inanmış olabiliriz.

Tam da bu inançla  % 6-7 oy alırken bir anda bir kat çoğaldık. Daha da çoğalacağımızı içimizde büyüttüğümüz büyük insanlık dışa taşarsa bir daha durdurulamayacağımız sandık.  Yüreğimize sığmayan gücümüze aldandık da cezaevi müdürlerinin alicengiz oyunlarını boşladık.

Onlar Korktular. Biz olmamızdan, gücümüzden ürküp yaralı hayvanlar gibi var güçleriyle üzerimize saldırdılar. Cizre’de, Suriçi’nde, Nusaybin’de, Suruç’da Ankara’da öldük ve de yaralandık. Biz yastayken ve de birbirimizin yaralarını sararken onlar;  silahla, savaşla açlıkla korkuttular. Kaçmaya meyil veren ama kapanlarından çıkamayanların üzerine yürüdüler .

Yapayalnız kalmış Ağaları, şeyhleri bir araya topladılar. Kadından, çocuktan, haktan hukuktan nefret edenleri buldular biz son şansınız dediler. Rüşvete alışkın kullarına cam kenarı ranzaları dağıttılar.

Biz yaralamızı sarıp, yasımızı tutarken onlar etrafımızı sardılar…

Kaybettik, Seçimi değil elbet (hem bunun HDP ile çok fazla ilgisi yok zaten) kaybeden bizzat bizdik, kökü ömrümüze ekili üç aylık körpecik hayallerimizdi.

Hiçbir zaman sahip olmadığımız bir iktidarı nasıl kaybedebilirdik ki! Hayallerimizin fay hattına kırk yıllık savaşın biteceğine ilişkin umudumuzu,  bir arada keyifle yaşayabileceğimize ilişkin inancımızı, binlerce yıldan beri üzerimize çöreklenen padişahlık ya da ulus devletlerden adım adım kurtulma ümidimizi düşürdük.

Bir önceki dönemde AKP üç yüz küsür milletvekili ile iktidardı. MHP daha güçlüydü. CHP’ye ulusalcılar hakimde ve HDP bağımsız adaylarla zar zor meclise girmişti. Parlamentonun durumu o üç aylık rüyayı saymazsak daha iyiydi iyi olmasına da hayal kırıklığı hiçbir şeye benzemiyor. Sanki her şey çok iyiydi de aniden duvara çarpmış gibi hissediyorsun.  Büyük insanlık derken insanlıktan tarafından kapıya bırakılmış hissedince ömür boyu yolunda gitmeyen nen varsa bu seçimden kaynaklandı diyorsun. Ölümler çatışmalar daha bir koyuyor. Bir yumruk gelip oturuyor boğazına ne yediğin yedik oluyor ne içtiğin içtik. Ne desen boş durumu, işte konuşmaya mecalin kalmıyor. Öfkeyle olmadı yapamadım, yapamayacağım, değişmiyor bu Ortadoğu insanı kibarlık yerine kabalığı, biraradalık yerine diktatörlüğü tercih eden tecavüzcüye katile karışmayıp etek boyuna laf eden konuştuğum dili dert edip evimi yakanlarla yaşayamam artık diye isyan ediyor,  Madem değiştiremiyorum en azından ben gideyim, GİTMELİYİM. GİDELİM diye bir çığlık atıyorsun.

GİTMEK:

 

“BU YÜZDEN kuşkusuz,” diye yazdı Betty Flanders topuklarını kuma iyice gömerek, “Gitmekten başka çaresi yoktu.”  Virginia Woolf’un “Jakob’ın Odası” ilk cümlesi…

Bu aynı zamanda seçim sonuçlarını televizyondan veya internetten takip eden on binlerce insanın öfkeden ayaklarını yere vurarak ya da üzüntüden gözleri dolarken sonuçları bir ostlarına gösterirken söyledikleri ilk cümle oldu:

“Bu yüzden GİTMEKTEN başka çaremiz yok.”

Bu ifade seçim sonuçlarına rıza göstermeyen her kesin aklından bir anlık olsa da geçti.  Çok azımız ise insan açık yüreklilikle;  Ankara, Cizre, Silvan katliamlarını neredeyse canlı yayında izleyip katliamlara engel olamayan hatta neden olan bir partiye %49 oy veren bir halk için savaşarak ömür tüketmek yerine, GİTMEK istediğini, GİTMEK gerektiğini söyledi.

Ne de olsa Kahramanlık hikayelerinin prim yaptığı bir Çoğrafyada yüreğinden geçenleri söyleyenleri yargılamak yüreğinden geçeni söylemekten daha kolaydır.

Ne de olsa yüksek sesle slogan atmak hapishanenin hukukundandır;

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir!

Kanımın son damlasına!

Hattı müdafaa yoktur sathı müdafa vardır.

Siz vatan hainleri gidebilirsiniz biz kalıp savaşacağız.

Ne yapılacak tabi ki mücadele edilecek

Diye bağırabilirsin. Ama gitmeliyim diyemezsin.

Gitmeliyim, diyenin yüzüne kimi yazarlar gazetelerdeki köşelerinde;

“İnsan azıcık utanır. Çocuklarını kurban vermiş insanlardan utanır. Eşinin, sevgilisinin, arkadaşının üzerine toprak atmış olanlardan utanır. Cumartesi Anneleri’nden utanır.” (Ümit kıvanç T24)

Tükürürken  bilmezler ki Gideceğim, diyenler. Tam da bu utançtan dolayı bu insanları, katillere oy verenleri bir daha görmek istemediklerini bilmezler.  Gidiyorsan (Behey korkak, behey yorgun demokrat, behey vatan haini) sessizce siktir ol git mahiyetinde sözler söyleyip kapıyı neden çarpıyorsun, diyenler.

GİDİYORUM, diyenlerin kalplerinden bir anlığına gitmeliyim cümlesini geçirenlerin aslında –nereye giderlerse gitsinler- bu topraklara bu toprağın insanına mıhlandıklarını ve asla gidemediklerini göremezler.

Gerçekten gidenler ise camı çerçeveyi dağıtıp bağırıp çağırarak gitmezler. Mesela hiç HADEP eski Ankara parti başkanı Metin Metiner’in giderim dediğini duydunuz mu? Ya Musa Anterle kurşunlanan Kürt hareketinin bağımsız Mersin milletvekili adayı olan şimdilerde ise seçimden sonra ki gün; Bu devlet ne yaptı size der gibi Sultan ne yaptı size, Sultanla uğraşmanın bedelini ödeyeceksiniz diyen Miroğlu’nun ve ya ünlü Edebiyatçı çevirmen Muhsin Kızılkaya’nın gideceğim dediğini. Oysa asıl onlar gittiler. Muhsin dışındakiler doğdukları kentlerden çoktan gitmiş milletlerinin vekili olarak meclisteler. Doğdukları kente olsalar da gittiler en çok ve de asıl onlar gittiler.

Asıl seçim sonuçlarına kızıp gidiyorum diyenler hiçbir zaman gidemezler gidemedikleri için öfkeyle, Gidiyoruz, diye bağırırlar.

Kanadan bir arkadaş var mesela atlantiğin diğer yakasındayız ama sizinle beraber uyuyup sizinle uyanıyorum, diyor. Başka bir arkadaş var İsviçre’de siyasi sürgün yıllardır ne yediğim yedik ne içtiğim içtik, diyen Almanya’da İspanya’da tanıdığım daha nice yürekler var. Gitmiş sanırlılar ama hep yanımızdalar gitselerde mutlaka bir şekilde dönerler.

25 yıl sürgün edilseler dahi sıtlarına yüklerle öğrendikleri tıpkı İsmail Atay gibi gerekirse  Almanya’dan Saxarat’a kadar aylarca yürürler.

(http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=14031)

Ya da haberdeki fotoğrafta bulunan Meral Geylani gibi Yeni Zellandaya dahi gitseler bohçalarına özgür eğitim, ekoloji gibi binlerce yaşamsal bilgiyi ve pratiği katıp katliamlara karşı Roboskiye yerleşirler…

Bazen elindekini korumak daha güçlü dönüp yeniden savaşmak için gitmekte gerekir hani

Nasıl ki İslam varlığını birazda en sıkışık anlarında Mekke’den Medineye ve Sudan’a hicret etmeye

Kürt hareketi ise 12 Eylülde yurt dışına çıkmaya borçluysa

Bir gün belki de yeni bir dünyayı yarayanlar o adil ve özgürlükçü dünyayı bu gün Gitmek lazım deyip aslında gidemeyenlere borçlu olacaklar.

Kahrolmadan yaşamak, yeni bir yaşamın içini doldurmak, bu devasa zindana dışarıdan bakmak ya da asla gitmemek için gitmek lazım kim bilir…

Miraz Rûsîpi

06.11.2015 İlûh