Parayla, pulla, rüşvetle Kürt sorunu çözülmez

26027

Parayla, pulla, rüşvetle Kürt sorunu çözülmez

Dünyadaki çatışmalı süreçleri ve çözüm yollarını yakından takip eden Dr. Çetin Gürer, Türkiye’nin özerkliği reddederek Kürtlerde bağımsızlık fikrini yaygınlaştırdığını söyledi. AKP’nin ‘Önce yıkarım sonra yaparım’ yaklaşımını da değerlendiren Gürer, Kürt sorunu parayla, pulla, rüşvetle çözülmez, politik soruna politik çözümler gerekiyor, dedi

Sedat YILMAZAMED – Uzunca bir süreden sonra yeniden Kürtlerle savaş yolunu seçen Türkiye ve AKP hükümeti, ne yapmak istiyor, Kürt sorununu nasıl çözecek, Kürtlerin şehirlerini yakıp yıkarak nereye varacak, sivil insanları katlederek neyi amaçlıyor, Kürtlerin sunmuş olduğu demokratik özerklik modeli yerine kendi projesi ne? Ve en önemlisi vahşete tanıklık ettiğimiz bu günlerde çıkış var mı? Tüm bu soruları dünyada benzer çatışmalı süreçleri yaşamış / yaşayan ülkeleri yakından takip eden ve demokratik özerklik üzerine kafa yoran Dr. Çetin Gürer ile konuştuk. Özellikle saha çalışmalarıyla tanıdığımızı Gürer, demokratik özerkliğin reddedilmesi Kürtleri yeni yol arayışlarına, özelikle de bağımsızlık fikrini daha çok konuşur hale geldiğini dile getirdi.

Bugün yaşanan savaşa nasıl gelindi, tüm bu olup bitenleri nasıl tarif ediyorsunuz?

Başından itibaren devletin, Kürtlerin taleplerini bastırma, Kürt siyasetini marjinalize etme ve siyasal anlamda daraltmaya dönük elindeki bütün şiddet araçlarını kullandığını görüyoruz. Siyasal alanı daraltmaya dönük muazzam bir basınç, baskı uyguluyor. Erdoğan Türkiye’ye ilişkin istediği başkanlık modeli, demokratik, meşru ve seçim yoluyla gerçekleştiremeyeceğini anladı. HDP’nin 7 Haziran’daki çıkışı bu amacı frenledi. AKP ve Erdoğan’ın iktidarı sarsıldı. Diğer taraftan da Ortadoğu’daki gelişmeler, Suriye’nin yeniden yapılanması, AKP’nin yeni Osmanlıcılık perspektifi… Bu toplam içerisinde savaşın ortaya çıktığını görüyoruz. AKP iktidarı ve Erdoğan kendi siyasal ideallerini gerçekleştirmek için meşru, demokratik yolların uygun olmadığını görüp, hem çözüm sürecini ortadan kaldırdı hem de çok tazyikli bir biçimde savaşa, şiddete başvurmayı tercih etti.

Bu süreçte iki farklı tartışma ortaya çıktı; biri Kürtler başkanlığa evet demiş olsaydı özerkliği alırdı, diğeri ise Kürtler AKP ile anlaştı, deniliyordu…

Çözüm süreci boyunca Kürt siyasetine dönük temel eleştiri, AKP ile anlaştığı yönündeydi. Mevzu şu; 100 yıllık bir sorunun çözümü noktasında taraflar masa kurmuş. Kürt siyaseti tarihinde ilk defa bir partnerle karşılaşmış. Çözüm sürecinde bu anlamda Kürt siyasetinin üzerindeki sorumluluk belki de iki katına çıkıyordu. Bir yandan çözüm sürecini yürütme diğer taraftan partneri zayıf düşürmeme. Çünkü, zayıf, güçsüz bir hükümetle çatışma süreci çözümlenemez. Bu resmin kendisi toplumun çoğunda AKP’ye destek gibi algılandı. Yine İmralı notlarında öğrendiğimiz kadarıyla, Erdoğan’ın istediği başkanlık meselesi gündeme geliyor. Ancak Öcalan, Erdoğan ve AKP’nin tarif ettiği Türk tipi başkanlık sisteminin onaylamıyor. Dolaysıyla Kürtler başkanlık sistemine evet deseydi, özerkliği alır mıydı? Bence alamazdı. Çünkü, AKP tipi başkanlık sistemine evet demek güçlü bir şekilde merkezileşmeye evet demek anlamına geliyor.

Kürtler, Türkiye’nin ‘bölünme fobisini’ de dikkate alarak, çok makul taleplerle ‘demokratik özerklik’ modelini önerdi. Türkiye neden bu öneriyi reddetti?

Bölünme sendromunun kendisi, bu meselenin konuşturulmasını bir biçimde engelliyor, kısıtlıyor. Tarihsel korkular devreye giriyor. Mevcut Ortadoğu’daki gelişmelerin yaratacağı sonuçlar ve bu sonuçlardan Kürtleri çok çok kazançlı çıkarma ihtimaline dair korkular da devreye giriyor. Dolayısıyla özerklik konuşturulmuyor. Türkiye’nin bu sorunun bertaraf etme, çözme ve bölünmeyi ortadan kaldıracak bir modeli yok. Çözüm sürecine baktığımızda da göremiyoruz. Daha çok İslam, ümmetçilik bir yaklaşım üzerinden çözmeye çalışmış. Bir taraftan da tarihten devralınmış bir takım hukuki engelleri esnetme, ortadan kaldırma gibi (Kürtçenin gündelik yaşamda kullanılması vb.) yollara başvurdular. Bunun ötesinde Kürt halkının statü talebine uygun bir model ellerinde yok. Bu bakımdan Kürt meselesini çözmek aslında hükümetin, devletin kafasında bir bakıma PKK’nin silahsızlandırılması olarak tezahür etti. Dolaysıyla bir taraftan bölünme korkusu diğer taraftan Kürt meselesini çözme konusunda ciddi bir arayış içinde olmaması şu soruyu ortaya çıkarıyor: Türkiye’yi bölmek isteyen kim?

Bir yandan devletin ve hükümetin modeli yok, öbür yandan Kürtlerin sunduğu model reddediliyor. Bu tutum devam ederse, bundan sonraki süreç nasıl bir seyir alır?

Teorik olarak özyönetim taleplerinin bastırılması her ne biçimde olursa olsun  (şiddet, tanımama, görmezden gelme) iki sonuç ortaya çıkar: Bir tanesi bağımsızlık fikri çok daha güçlenilebilir. İkincisi ise insanlar özyönetim taleplerinde vazgeçemezler. Bir halkın taleplerini “bastırmak, sahada yok etmek, yenmek, zafer kazanmak” bunlar devletin başarı hanesine yazılsa bile özyönetim taleplerini ortadan kaldırmak mümkün değil. Kürtler aslında Türkiye’ye birlikte yaşama konusunda uygulanabilir çok ciddi felsefi ve teorik altyapısı olan bir model ortaya koymuştur. Türkiye hükümeti, bu modeli elinin tersiyle itmesi, devlet açısından bir getirisi, kazancı olmayacak. Son dönemde savaşla birlikte artık Kürtlerin de kafasında işte “duygusal kopuş” şeklinde ifade ediliyor, ben bağımsızlık fikrinin, birlikte yaşama fikrini yeniden gözden geçirildiğini, sorgulandığını bu manada demokratik özerkliğin yeniden sorgulandığını duyuyor, işitiyorum. Bu devletle birlikte yaşam nasıl mümkün olabilir, diye sorulan soruya verilecek bir cevap yok. O yüzden de savaş bir anlamda birlikte yaşamın politik, sosyolojik ve teorik temellerine dinamit yerleştirdi. İnsanlar artık bir yol ayırımına gelme noktasına ulaştılar. Bu tür düşünceler çok yaygın çevrelerde, daha fazla konuşulmaya başlandı. Bu savaş süreci bu fikre zemin yarattı.

Hükümetin moda söylemi “vatandaşa hizmet, kamu güvenliğine ağırlık” şeklinde. Nesnel gerçekliği var mı?

Çatışma sürecinde kurulabilinecek bir cümledir. AKP kendi meşrebindeki Kürtler ile PKK arasında bir ayırım yapmaya gidiyor. Buna da “terörle mücadele” deniyor, ama bunun bir karşılığı yok. Kamu güvenliği denilen şeyin kendisi, insanları yaş, cinsiyet ayırt etmeden öldürmek, katletmekse buna çok sıradan Kürtler de onay vermeyecek. Bir taraftan kardeşi, tanıdığı, sokakta selamlaştığı insanlar öldürülürken, sen sıfır duble yollardan yürüsen ne olacak, evlerinde park bahçeler olsa ne olacak? Kimse kimseyi kandırmasın, ortada çok köklü, tarihsel ve politik bir sorun var. Politik taleplerle ortaya çıkmış olan bir mücadeleyi, politik özneyi, siz bir takım hizmetler karşılığında, geçiştirme stratejisine dayalı söylemlerle oyalayamaz, ortadan kaldıramazsınız. Jonathan Powell Kuzey İrlanda sürecini anlattığı kitabında, siz, silahlı bir grupla masaya oturduğunuzda mutlaka elinizde çatışmaları bitirecek bir siyasal modelinizin olması gerekir. Siyasi bir modeliniz yoksa, politik talepleri karşılayacak bir modeliniz yoksa, paraya, pulla, hizmetle, rüşvetle bu meseleyi çözemezsiniz. O masa devrilir, dağılır, diyor. Tam da yaşadığımız bu.

Türkiye’nin politikasız ve modelsiz olduğunu söylüyorsunuz ama AKP sahada muhatap arayışı içinde…

Çözüm süreci devam ederken, Kürt toplumu içerisinde de “sürece bizleri niye dahil etmiyorsunuz, Kürtleri sadece PKK mi temsil ediyor” biçiminde bir takım itirazlar vardı. Devlette, hükümette de PKK Kürtlerin tamamını temsil etmiyor, noktasında tartışmalar yürütmeye çalıştı. Hatta kimi siyasal aktörleri Türkiye’ye davet ederek siyaset sahnesi içine dahil etme girişimleri oldu. Yeniden masa kurulacaksa ve bu masada aktörlerin çoğul olması, sürecin şeffaf olması benim açımdan istenilebilinir ve olması gereken bir şeydir. Ama böyle bir süreçte PKK olmadan, HDP olmadan, Öcalan olmadan yeniden bir masa kurmak, “Ben Kürt meselesini çözmeyeceğim” anlamına geliyor. Dolaysıyla günü kurtarmaya dönük bir şey.

Bir yandan da sürekli ‘masa kurulacak’ algısı yaratılıyor. Şu ortamda bir masanın kurulacağına inanıyor musunuz?

Yeniden bir masanın kurulamama ihtimali yüksek. Aslında konjonktürün ortaya çıkardığı bir durum. Suriye, Ortadoğu konjonktürü Kürt siyasetinin önüne başka olanakları da çıkartabilir. Belki de Kürtlerin bağımsızlığını ortaya çıkarabilir. Konjonktür böyle bir durumu ortaya çıkarırsa artık bu mesele masayla çözülebilir olmaktan çıkar. Dolaysıyla önümüzdeki günlerde bırakın masanın kurulmasını Türkiye’de çok ciddi kanlı bir iç savaş da yaşanabilinir. Bu düşük bir ihtimal değil. Devlet belki de böyle bir konjonktür okuduğundan dolayı bu kadar sert bir şekilde Kürtlerin üzerine geliyor. Diğer taraftan PKK’nin de söylemlerine baktığımızda baharla birlikte çok daha kuvvetli, ciddi bir dönemin başlayacağını, eski biçimde savaşın olmayacağını, şehirlerdeki direniş biçimlerinin Kürdistan’ın dört bir tarafına yayılacağına ilişkin pek çok ifade var. Kürt hareketi her ne kadar ulus devlet seçeneğini her zaman eleştirmiş olsa da konjonktürel dayatmanın bir gereği olarak böyle bir opsiyona yönelebilirler.

Cizre, Sur ve diğer kentlerin gerçekliği ortadayken bu hükümetle yeniden müzakere mümkün mü?

AKP başından itibaren Kürtler için çok güvenilir bir partner değildi. Çözüm sürecini yürütecek bir aktör değildi. Kürtler buna rağmen barışı, birlikte yaşamı biz AKP’ye dayatıyoruz, yaklaşımıyla hareket ettiler. 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı, Erdoğan’ın, “Tanımıyorum, benim haberim yoktu” biçiminde reddetmesiyle başlayan ve “Kürt sorunu yoktur” biçiminde devam eden söylemi Kürtlerin kaygı ve endişelerinden ne kadar haklı olduğunu gördük. Şimdi AKP ile olur mu? Aslında çözüm ve müzakere süreçlerini yapan ve yaptıran şeyin kendisi partnerlerden çok nesnel koşullar dayatır. AKP 12 yıldır iktidarda. Erdoğan 20 yıldır Türkiye’nin siyasetinde ama Kürtlerin yaşadığı sorun 100 yıldır devam ediyor. Dolaysıyla Kürtlerin müzakere edeceği kişi devletin kendisi oluyor. Devlet ne kadar vahşi, kanlı, militarist olursa olsun bu mesele müzakere yoluyla çözülecek. Sorun hal olacaksa yine bu vahşi, katliamcı, soykırımcı olarak tanımlanan devletle ve o devleti yöneten siyasal iktidarla yapılacak. Bu AKP daha çok güvenilir siyasi bir iktidardır anlamına gelmiyor. AKP’nin yerine CHP ya da MHP de gelse Kürtler açısından bu güvenilmez bir siyasi iktidar olacak. Yeniden bir masa kurulması durumunda burada belirleyici olacak şey, AKP’nin bugün yaptığı şeylerden ziyade, bu masayı kuran ve bu masanın ayakları sağlam olup olmaması, dayanaklarının güçlü olup olmaması, nesnel koşulların bu masayı zorlayıp zorlamadığı gibi şeyler belirleyecek. Nihayetinde savaşan taraflar bir araya gelip müzakere edecek. Bu meselelerde iktidar tercih etmek veya beğenmeme gibi lüksümüz yok.

Çözüm sürecinde Kürt siyasetinde bir eksiklik görüyor musunuz?

Pek çok insan çözüm sürecinin çok fazla toplumsallaşmadan, şeffaf olmadan yürütüldüğünü eleştiriyor. “İmralı’da bir ittifak var, pazarlık yapılıyor, ülke bölünüyor” gibi en önemli eksikliklerinden bir tanesi bence buydu. Bunu PKK ve HDP de sağlayamadı. Öcalan’ın bu konuda çok fazla yapacağı bir şey yoktu. İkincisi sürecin bir yasal zeminin oluşturulmaması, karşılığının olmaması. Bu TBMM çatısı altında olmalıydı. Bunun da mantığı aslında çok basit; devlet her ne kadar PKK ve Öcalan ile aynı masada oturuyor olsalar da bu süreçte devlet, PKK’yi “terör örgütler listesinde” çıkarmadı. Görüşme yaptı, müzakere yaptı ama devletin jargonunda bir terör örgütü. “Terör örgütleriyle” devletlerin yapmış olduğu anlaşmalar geçerli anlaşmalar değil. Bir anlaşmaya varılır, taraflar buna imza atar ama devleti yöneten televizyonların önünde bu anlaşmayı tanımıyorum diyebilir. Dolmabahçe Mutabakatı aslında bu kaderi yaşadı. Son bir nokta olarak belki de, Kürt siyaseti, devlete ve hükümete gereğinden çok fazla kredi açtı.

“100 belediyeniz var, milletvekilleriniz var, daha ne statüsü” diyen bir kesim de var. Belediyelerin DBP’de olması özerklik anlamına mı geliyor?

Mesele statü meselesidir. Kürtlerin 100 belediyeyi yönetiyor olması, Kürtlerin bir statü sahibi olduğu anlamına gelmiyor. Nitekim Elazığ’da da Kürt var ama Elazığ Belediyesi’ni Kürtler yönetmiyor. Kimi ilçe belediyeler var bazen DBP’ye bazen AKP’ye geçiyor. Şimdi özerkliğin kendisi seçimlere endeksli düşünüldüğünde ya da ilişkilendiğinde bu şu anlama geliyor; seçimleri kaybettiğinde sen hiçbir haktan faydalanmayacaksın. Van, Diyarbakır, Mardin büyükşehir belediyeleri var ama siyasi konjonktür değiştiğinde belki bu belediyeler, DBP’nin elinden çıkabilir. İki dilli bir belediyeciliği, AKP’li bir belediye başkanı yürüte bilir mi? O bakımdan statü metinleri önemli. Bu metinlerde, özerkliğin sınırları nereden başladığı ve nereden bittiği yazılmalı. İkincisi bu coğrafi sınırlar içerisinde oluşacak yönetim biçiminin nasıl oluşacağı, demokratik işleyişin nasıl olacağına ilişkin usul ve kurallar tanımlanmalı. Özerk bölgelerin hangi yetkileri kullanacağı, hangi yetkilerin merkezden devredildiği net bir şekilde tanımlanmalı. Bu statü belgelerinde yetkilerin kullanımından kaynaklı olarak ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların, ihlallerin nasıl çözüleceğine dair mekanizmaların tanımlanması gerekli. Bu metinler statiktir. Bir defa yazıldığında tamamlanmış olunmuyor. Zaman ve dönem içerisinde sürekli yenilenmesi, güncellenmesi gereken metinlerdir. Bunlar kurucu metinlerdir.

Bu konuda sürekli uyarılarda bulunuyorsunuz. Statü metinleri olmazsa özerk bölgeler saldırıya açıktır diye. Biraz açar mısınız?

Özerk bölgelerin statüleri olmadığı zaman ya da anayasa tarafından kurulup oluşturulmadığı zaman, dış müdahalelere açık olduğu anlamına gelir. Devletlere, neoliberal tekellere, uluslararası güçlere açık demektir. Örneğin NATO’nun aldığı bir kararla Malatya’nın Kürecik ilçesine Türkiye’yi korumak amacıyla füze bataryaları yerleştirildi. Şimdi Kürdistan bölgesi özerk bir statüye sahip olmuş olsaydı bu kararın alınmasında özerk bölgeye danışılması ve izninin olması gerekiyordu. Merkezi devlet, o tür bölgeler hakkında tek başına hareket etmemesi gerekiyor. Tekel güçler açısından da böyledir. Uluslararası sermayenin giriş-çıkışına, malların giriş-çıkışına açık bölgelerdir. Ekonomik girişimler de kendi başına müdahalelerdir. Ya da ulusal sermayenin bir bölgeye girmesi, yatırımlarda bulunması ekonomik faaliyetlerde bulunması da bir anlamda müdahaledir. Ulus devlet sürekli özerk bölgeyi sınırlandırmak, geriletmek, kazanımları yok etmek ister. Son süreçte yaşadığımız şey biraz da bu. Kürt siyaseti 2010’dan sonra özerkliği defacto inşa etmenin yöntemini geliştirip bu anlamda pek çok alternatif kurum ortaya çıkardı. Bu savaşla birlikte bu kazanımlar, inşa gücü tamamen yok edilmeye çalışıldığı, bastırıldığını gördük. Örneğin, Sur içinde inşa edilenler bugün bina olarak kaldı mı?

 Bu süreçten çıkış nasıl olacak?

Aslında demokratik özerkliğin kendisi büyük kaos teorisi içerisinde düşündüğümüzde çıkışın kendisidir. Şimdi yeni bir durum çıktı. Demokratik özerklikle birlikte bu süreçten çıkılabilinir mi, bu savaş sonlandırılabilinir mi? kısa vadede çok iyimser değilim. Umutlu değilim, en azında savaşın tek taraflı olduğunu görüyoruz. Kentlerde oldu pek çok sivil hayatını kaybetti, PKK henüz kendi gücünü devreye koymuş değil. Bununla birlikte şiddetin, savaşın bir doyum noktası var, bu doyum noktasına mutlaka ulaşılacak gibi görünüyor. Bu artık ne kadar sürer bilmiyorum. Bir yıl mı, 6 ay mı, bilemiyorum. O doyum noktasına ulaştıktan sonra tarafların artık bu meseleyi müzakere edelim noktasına gelecekler. Tabii uluslararası konjonktürün de etkisiz olduğunu düşünürsek. Ancak şuanda öyle bir emare yok.