Kayıt okunmamış soykırım 6-7 Eylül

PicsArt_09-04-08.53.33

Sait Çetinoğlu 

Genellikle aydın ve yarı aydınlar, bir olay yada olaylar zinciri hakkında kulaktan dolma özet bir şey duymuşlukları  varsa kolayca  bu olay hakkında  donanımlı olduğunu var sayarlar-entelektüeller tabii ki yargının dışındadır-. Uğur Mumcu bu gerçekliği Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma durumu olarak nitelerdi. Hele bu olay tarihsel bir utancı içeriyorsa; 1915 Soykırımı, Varlık Vergisi, 6/7 Eylül olaylarında olduğu gibi. Bu olgu daha da belirginleşir ve cehalete herkesi ortak etmede bir yarış başlar.

Bu bakımdan, Elen araştırmacı Kiratzopulos  çok iyibilindiği sanılan 6/7 Eylül’le araştırmasıyla parlak bir ışık tutarak, cehaleti bir kez daha su üstüne çıkarır.  Bu bakımdan çalışmasının Türkçede yayınlanması  önemlidir. Kiratzopulos, fikir sahibi olunduğuvarsayılan,  6/7 Eylül 1955 günlerinde İstanbul’da devlet eliyle gerçekleştirilen  Gayrimüslimlere yönelik olayları, olayların gelişimi ve sonuçlarından yola çıkarak, yeni dünya düzeninin itinayla sakladığı utanç uygulaması ve Kayıt olunmamış soykırım[1] olarak niteleyerek, söz konuyu olayları insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında geniş  bir perspektiften bakarak inceler. İnceleme, olayların kapsamlı hukuki, tarihsel ve sosyal psikolojik tahlillerini içerir. Çözümleme ayrıca birçok tablo ve istatistikle desteklenerek zenginleştirilmiştir: “1955 yılının 6-7 Eylül’ünde İstanbul Rum Cemaati, doğdukları topraklarda tahrip edici bir saldırıya maruz kaldılar. Apaçık Gregory H. Santon’un teorisine dayalı olarak, bir soykırım safhasını (İng. Extermination, yok etme fazı) görüntüleyen bu saldırıyı, ‘savaş sonrası güçlüler’ dünya kamuoyundan gizlemişler ve gizlemeye devam etmektedirler.”

Kiratzopulos, Muhacir ve/veya mülteci İstabulluların bu olayları saklamaya yatkın olmalarına, gördükleri psikolojik baskı da eklenecek olursa, savaş sonrası Avrupa topraklarında gerçekleşen ilk soykırımı, akademik, hukuksal, sosyolojik veri ve bunlardan doğan raporların gizlenmesine, böylelikle bu bilgilerin tarihe kaydedilmesine sebep olduğundan. Bu olgu ve dolayısıyla gerçeklerin bilimsel kayıt eksikliği , yaşamlarını gurbette sürdüren İstanbul Rum Cemaatinin 2. Ve 3. Nesillerini bir aldırmazlığa sürüklediğini.  Öte yandan yetiştiği ve geliştiği memleketinden uzak kalan bir Cemaatin kendi özelliklerini muhafaza etmesi oldukça zor olduğunu da ekleyerek. İstanbul Rum Cemaati’in neden tarihi coğrafyasında buharlaştığı sorusunun cevabını arar:  “Son onlu yıllarda bir Cemaat yok oluyor ve maalesef bu soykırım hiçbir yerde kayıtlı değil! Olayları takip eden yıllarda dünyanın dört bir yanına saçılan hemşehrilerimizin pek çoğu soykırım kelimesinden korkup büyük bir saflıkla ‘madem ki yaşıyorum, soykırım olmadı’ iddiasında bulunuyorlar.”

Kiratzopulos, İstanbul Rum Cemaati’nin Septemvriana olarak isimlendirdiği 6/7 Eylül 1955’te devlet eliyle gerçekleşen olayların adlandırılmasına karşı çıkar:  “Spiro Vriyonis’in eserinde Septemvriana Olayları ‘pogrom’ olarak nitelenir. Bundan ve Musevilerden etkilenen bir çok bilim adamı ve araştırmacı aynı terimi kullanırken, kimileri de 6 ve 7 Eylül günlerinin Nazi Almanya’sındaki 1938 yılının 9 ve 10 Kasım günleriyle benzeşmelerinden dolayı ‘Kristal Gecesi’ olarak nitelemişlerdir. Başka bir kesim ise UCM statüsünde bahsedilen ve BMÖ’nün Roma 19/11/1998 ve 12/7/1999 tarihindeki kurul toplantılarının neticesinden doğan terinm ve açıklamaların abartılı ifadesi olarak Septemvriana olaylarını ‘İnsanlığa karşı işlenmiş bir suç’ olarak nitelendirirler… Helsinki Watch tarafından 1992’de düzenlenen raporda Septemvriana olayları riots ( gürültü,velvele, şamata, isyan, ihtilal, isyan, kıyam.. vs) olarak nitelendirilmiştir.”

Kiratzopulos olayların tarihsel arka planını çözümleyerek, olayların kaynağındaki ulus-devlet olgununun altını çizer: “Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından ve Lozan antlaşmasından (24/7/1923) sonra Jön Türkler yeni, batı prensiplerini içeren, bir ulus-devlet oluştururlar, Asırlar öncesine dayanan ‘Bizans Halkları’ ile Türkler arasındaki ayrımlar, milliyetçi devletin ortaya çıkmasıyla yeniden canlanır.”[2]

İkinci Jön Türklerin/Kemalistlerin Batı yönelimi ve ABD yörüngesine giriş,  devletin içerideki ayrımcı ve baskıcı, asimilasyoncu ve hatta soykırıma varan  politikalarını iç işler olarak nitelenerek insanlığın gözünden saklamasında önemli bir etkendir. Batı reel politik gereği bu ikiyüzlülüğe göz yumulmuştur. Bu bakımdan Gayimüslimlere ve diğer “azınlıklara” karşı girişilen geniş boyutlu insanlığa karşı suç oluşturan eylemler  kolayca savuşturulmuştur. “Osmanlı Devletine ve Türkiye Cumhuriyetine hiçbir zaman savaş ilan etmeyen ABD’nin bölgede ‘ilk söz’ sahibi olması” kolay olmuştur.Ardından, Nazilerin Almanya’da iktidara gelişiyle, “müttefikler yenilmiş ‘eski müttefiklerin’ tekrar birleşmesini önlemek amacıyla Türkiye’ye yakınlaşırlar… İngiltere ve Fransa 1935 sonrasında birçok uluslar arası antlaşmalarla, Doğu Akdeniz’de 1. Dünya savşında kazandıkları ödünler verdiler.” Türkiye kazandığı bu olağanüstü koşulları (Kiratzopulos bu durumu kaçamaklı tarafsızlık olarak niteler) son derece yetkin kullanarak içeride yurttaş olarak nitelendirmediği unsurlara karşı olağanüstü baskıları, insanlık dışı uygulamalarını arttırır. Türkiye iki kamp arasında kolayca oyunlarını oynayabilecektir: “1938 dönemi Türkiye-Yunanistan antlaşmalarının açık ihlali olmasına rağmen Türkiye duruma aldırış etmemiş ve 18/Haziran/1941’de Türk-Alman Saldırmazlık antlaşmasını imzalayarak Varlık Vergisi çalışmalarına girişmişti[r]. 2. Savaş sonrasında Truman doktrini ve Mc Carthyizm ilkelerini benimseyerek Anti-komünist bloga dahil olmasıyla birlikte, devlet iç ve dış düşmanlarına karşı yabancı ödeneklerle organize olmaya başlar.27/9/1952 tarihinde özel harp tekniklerine dayanan ‘Özel Harp Dairesi- Seferberlik Tetkik Kurulu” oluşturulur. “Özel Hap Dairesinin ilk genel sekreterinin sözünü ettiği gibi, düşmanla çatışmaya girip onu tahrip edecek kadronun hedefleri içerisinde İstanbul Rum Cemaati (faaliyetlerinin gözetim ve kayıt altına alınması Truman doktrinine bağımlı farz ediliyordu[3]) ve Kıbrıs dahil edilmişti…  aynı tarihlerde çok partilliiğin getireceklerine denk olabilmesi için [taşerona mukayyet olmak] Türkiye’nin devlet yapısına derin devlet  temeli atılır. 90’lı yıllarda faaliyetin doruk noktasına ulaşan derin devletin,  esas amacı ne pahasına olursa olsun devleti Kemalist esaslar dahilinde tutmaktır.”1946 yılında CHP Azınlık komisyonunun raporunda da İstanbul’un fethinin 500.yılına İstanbul’a Rumsuz girilmesi kararı da alındığını ekleyelim. 6/7 Eylül 1955 olayları Özel Harp Dairesince bu koşullarda tezgahlanacaktır. 3 Eylül günü Patrik valilikten emniyeti için Patrikhaneden dışarı çıkmaması hakkında bir gizli mesaj alması, Yunanistan Konsolosluğunun bir görevlisinin bir Türk meslektaşından başına bir şey gelmemesi için birkaç günlüğüne İstanbul’dan uzaklaşması öğüdünü alması olayların merkezindeki devleti işaret etmektedir. Zaten yıllar sonra Yirmibeşoğlu olayın özel harp dairesinin muhteşem bir organizasyonu olduğunu itiraf eder. 6-7 Eylül özel harp dairesinin bir iç hat manevrasıdır.

Olayların gelişimi azınlık karşıtı politikalara da uygundur. 1915 ten sonraki son nokta olan varlık vergisi’nin kabulünün ertesi günü bir resmi gazete olan Ulus’ta(Son kararları Düşünerek,  Ulus 13 Kasım 1942), Fazıl Ahmet Aykaç, Varlık Vergisi ile ilgili yazısındaki ürkütücü sözleri de bu kapsamda ele alabiliriz: “Bilelim ki yapılan şey, dün haddini bilmemiş olanlara bir ceza olmaktan ziyade onu yarın unutacaklara karşı muazzam bir ihtardır.” Bu bakımdan Septemvriana olayları bu zihniyetin tecellisi olarak okunabilir-. Aykaç, 1915 Jenosidinden sonraki son noktayı açıkça vurgulamaktadır. Varlık Vergisinin kaldırıldığı oturumda konuşan toprak ağası Emin Sazak’ın, sözleri 16 Mart 1944 tarihli Tasvir Efkâr gazetesinde şöyle nakledilmektedir, “Varlık vergisini ödemek için mükelleflerden birçoğu tehalükle ileri atılmışlardır. Bazıları ise vergiyi vermemek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Hükümet bu kanun lahiyasile belki varlıklı olanların ödemiyecekleri vergi borçlarını affetmiş olabilir. Fakat bunlar halkın nazarında birer cani, yurdumuza ihanet etmiş kadar maznundurlar. Bir gün millet intikamını alacaktır…  Bu kanun onları affederse bu gibi insanlar bu milletin içinden çıkıp gitmelidirler… Hükümet tedbir almadı fakat millet intikamını alır. Linç mi eder ne eder bilemem.” Sazak’ın bu sözleri herhalde 6–7 Eylül 1955 talanının habercisi olmalıdır.

Olayların   bir çekirdek nüve tarafından düzenlendiğini, hem de ciddi bir kendiliğinden gelen (spontane) –derin halkın böyle bir kültürü zaten hazırdır-kitlesel bir katılım sayesinde mümkün olabildiğini göstermektedir. Derin halk da bir şekilde organize edilmiş olayların içine sokulmuştur. Septemvriana olaylarından hemen sonra İstanbul çehresi­nin anlaşılması açısından, Beyoğlu’nu İkinci Dünya Sava­şında bombalanmış Londra’ya benzeten  The Dail Mail  gazetesi muhabirinin tanıklığına değinebiliriz. “İnsani kayıplar ile maddi hasar karşılaştırılıra, insan kayıplarının yetkililertarafından kontrol altında bulundurulmaya çalışıldığı hemen anlaşılır Geçmişte Osmanlı ve Türk yetkililerinin Rum, Ermeni, Asuri ve Kürtler aleyhine dü­zenledikleri tarihsel baskı ve akınların sonucundan doğan insani kayıp ile İstanbul’da yaşanan 6 – 7 Eylül olaylarından doğan insan kaybı kıyaslanamaz niteliktedir.”

Septemvriana olayları ile ilgili geniş araştırmaları bulunan Dilek Güven, ayrıca İngilizlerin rolüne de işaret eder, 11-09-2005’te “Kathimerini”  gazetesine verdiği ropörtajda Nikos Papahristosun, 6/7 Eylul olaylarında İngilizlerin rolü ile ilgili sorusuna Güven’in verdiği cevap şöyledir: “Türkiye Dışişleri bakanı 1950’de “bizim için Kıbrıs konusu yoktur” demiş ve İngilizlerin tedirginliğine neden olmuştu. Bundan sonra ve 1955’e kadar Kıbrıs krizine taraf olması için Türkiye’ye korkunç baskılar uygulamışlardır. Hedefleri Kıbrıs meselesinin Türk – Yunan çatışmasına dönüşmesiydi. İngiltere arşivlerinde bu rollerini açığa çıkaran belgeler bulunuyor Ağustos 1955’te Londra konferansının toplanmasıyla Türkiye’de artık Kıbrıs konusuna karışmış oluyordu. İngiliz arşivlerinde İstanbul’da Rumlara karsı bir ayaklanmanın olması durumundabunun ne kadar faydalı olacağını soran belgeler bulunuyor. Atina’da görevli bir İngiliz diplomatınolaylardan bir sene evvel, “Atatürk’ün Selanik’teki evine yapılacak bir saldırı bile, bu dönem mükemmel olan iki ülke ilişkilerinde genel bir krize yol açabilir” yazan telgrafla Londra’yı bilgilendirmesinin çok büyük önemi var. Güven’in bu  sözleri olayların organizasyonuna İngiliz teşvikine ilişkindir. Bu bakımdan da olayların merkezinde bir büyük gücün yer alması, olayların saklanmasında, unutturulmasında en önemli etkenlerden biri olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür. Bu bulgular çeşitli çevrelerin çıkarları İRC üzerinde birleşerek bir halkın yok olmasına tarihsel topraklarından kazınmasına neden olunmuştur.

Kiratzopulos, İstanbul Rum Cemaatinin derin bir sosyolojik tahlilini yaparak, olayları açıklar ve  olaylarla Cemaatin tümüyle yok olması hedeflendiği, olayların İRC’nin kimliğine ve manevi varlığını hedef aldığını ifade eder. “Septemvriana soykırımı hareketinin asıl hedefi sahip ol­duğumuz metalar değil, İstanbullununmanevi varlığı idi. Çünkü varlık vergisinde olduğu gibi, uygun yasalar ve farklı yöntemlerle mal varlıkları alınabilinirdi. 6-7 Eylül 1955’de İstanbullunun varlığıdeğil var oluşu tahrip edilmiştir.Var oluşumuzu kendi gücümüzle yeniden geliştirmeye başladığımızda, Türk Devleti toplu sınır dışı hareketlerine girişti. Kasım 1956’da “İstanbul’daki Yunanlılar Kolonisi Hayır Derneği”nin 12 üyesi ve 18 İstanbul Rum Cemaati üyesi Kıbrıs ajanı oldukları gerekçesiyle tutuklandılar. O dönemde ajanlar idam cezası ile cezalandırıldıklarından, yargı yerine gurbette yaşamayı tercih edip, sınır dışı edilme­yi kabul ederler. Bu zoraki çıkartılmadan sonra Türk yetkili­leri, İstanbul Rum Cemaati’nin imhasını öngören ikinci bir uygulamayı devreye sokarlar. Sınır dışı edilenlerin halefleri, İstanbul Rum Cemaatinin kimliğini oluşturan tüm unsurlar­dan yoksun kalacaklardı.”

Kiratzopulos, Septemvriana olaylarının daha önceki nitelendirmelerinde kullanılan, pogrom, kristal gece, etnik temizlik gibi kavramların açıklamasını yaparak bu olayların bu tanımlarla açıklanamayacağına işaret ederek “Septemvriana olayları,uluslar arası kamuoyuna açıklamadılar bile ve olayların yarası sifa bulmadan, keza cezasız kalan illegal sınır  dışı uygulamaları başlatıl[tıdığını]” kaydeder. Burada devlet uluslar arası kamuoyunun suskunluğundan ve cezasızlıktan cesaret almıştır.

İnsanlığa karşı işlenen  suçları tanımlayıp Soykırımın yeni anlamını vurgulayarak tarihsel suçu açıklayan Kiratzopulos, “insanlık, kendi varlığını koruyabilmesi için toplumlar arasındaki barışı sağlamak, bireylerini ve insan haklarını korumak prensibine bağımlı yazılı ve sözlü anlaşmalar yapmaya gayret et[tiğini]” kaydederek.  İnsan hakları hukukunun gelişimini özetleyerek. İnsanlığa karşı işlenen suç teriminin ilk olarak Robespierre’nin Fransız Devrimi Ulusal kongresinde yaptığı konuşmasında kaydedildiğini. Ve konuşmasında xvı.Lui’yi İnsanlığa karşı suç işlemekleitham ettiğini kaydeder. 1. Savaş sırasında işlenen suçlarla ilgili Lord Curzon’un savaş bir olgu olarak insanlığa karşı işlenen bir suçtur sözlerine yer vererek. Paris konferansında önerilen, 1. Savaş sırasında Yunan, Ermeni ve Asurilere karşı işlenen cürümlerin cezalandırılabilmesi için savaş kanunlarına karşı işlenen suçlar ve insanlık kanunlarına işlenen suçlar olmak üzere iki farklı anlamın kullanılarak cezalandırılması istenirsede W. Wilson’un ex post facto özelliği öne sürerek sorumluların cezalandırılmalarının önlenmesiyle, cezasızlığın cesaretlendirici etkisini vurgular. İnsan hakları hukukunun gelişiminde Evrensel Beyannameden Uluslar arası Ceza Mahkemelerine gelinen süreci nakledip, İnsanlığa karşı işlenen suçlarla ilgili araştırmalardan örnekler vererek, Santon’un Soykırım’ın sekiz fazını örnekler. “Sözü edilen sekiz faz şunlardır:Classifikasyon (Gruplaştırma), Symbolizasyon(Damgalama,   simgeleme), Dehumanization (İnsan saymamak, insancıl özellikleri arındırma),Organization (Örgütleme), Polarization(Kutuplaşma),Preparation (ön hazırlık), Extermination (yok etme, imha), Denial (inkarcılık)”

Kiraztopulos, Santon’un soykırım eylemini ve fazlarını,Soykırım suçunu tarihsel gelişimi, suç olarak kayıt edil­mesini ve Uluslararası hukukun ışığında akademik çalışma­ların neticesinde kaydedilen ilerlemeyi açıkladıktan sonra, Septemvriana olaylarının bir soykırım hareketi olarak nasıl planlanıp geliştiğini açıklar. Septemvriana olaylarını Holocost ve Ruanda Soykırımıyla karşılaştırır. Santon’ un sekiz fazını Septemvriana olaylarına uygular. Bu açıdan Kiraztopulos’un çalışması insan hakları ile ilgili araştırmacılar ve aktivistler için bir ders nitelinde olduğunu söyleyebiliriz “Öncesinde belirttiğimiz gibi Septemvriana soykırım ha­reketi 27/9/1952’de kurulan Ö.H.D.S.T.K. tarafından örgüt­lendi. Ö.H.D.S.T.K.’nun biçim ve işlevini bildiğimize göre, soykırım planlama ve infazında devlet izninin olduğu, keza vuku bulacak olaylardan yabancı güç teşkilatlarının da haberdar oldukları kanaati doğar. Ö.H.D.S.T.K’nun kuruluş tarihini, İRC’nin ve Yunanlıla­rın doğduğu topraklardan 2. Dünya savaşı sonrası dönemikovulma işleminin başlangıç tarihi olarak kabul edebiliriz. Kovulma işlemi, Rum azınlık okullarından öğrencilerin ko­vulması1 ve cemaatsiz kalan kilise ve cemaat vakıflarının taşınmaz mülkiyetinin zimmete geçirilmesi uygulamalarının yer aldığı 1968 Eylül’üne kadar devam edecekti. Sözü edilen zimmete geçirme uygulaması günümüze kadar devam et­mektedir…Classiftcation (Gruplaştırma), Gruplaştırma eylemi Osmanlı İmparatorluğu döneminden süregelmekteydi… Boyunduruk altında bulunan cemaatler alt grup­lar olarak adlandırılmışlardı (Osmanlı devletindeki millet kavramı, Rum milleti, Ermeni milleti vs. gibi)… Jön Türk devleti (Osmanlı İmparatorluğu ‘nun son on yıl­lık döneminde Yunan, Ermeni, Süryani ve başka cemaatlerin tahribini gerçekleştiren) farklı dine inanlar meselesini tekrar gündeme getirir. Guruplaştırma 1927 nüfus sayımından baş­layıp Müslüman-Türk milletinin mutlak üstünlüğünün ispat­landığı 1965 yılma kadar sürer… Symbolization (Damgalama, Simgeleme) ve Dehumanization (İnsan saymamak, insancıl özellikleri arındırma): Teokratik Osmanlı împaratorluğu’nda farklı dinden olan­lar, devletin kendi özelliğinden dolayı, simgelenirlerdi. Ku-ran’a göre Allah’ı (dini) olmayanların haysiyeti yoktu. Hıristiyan toplumunun “gavur” olarak nitelenmesiyle, gruba ait bireyin insani özelliği azlediliyordu. Böylelikle damgalan­mış bir grubun üyesi resmen insani özelliklerinden arındırı­lıyordu. Yeni milli – laik Türk devletinde damga­lama ve insancıl özelliklerinden arındırma işlemini batılı­laşmış Jön Türk Edebiyatçıları üstlenir… bunlardan “milli bilinci güçlendirme” metinleri olarak söz edilir…Edebiyatçıların iş verimi  varlık vergisinde görülür; bu­na benzer anlatılarla büyüyen “ilerici” Türk vatandaşı azınlıkların mal varlıklarına el konulma işlemini mantıklı görür… Halkın Devletin talanına gösterdiği suskunluk, Edebiyatı Cedide akımının başarısını gösterir. On beş yıllık “bilinç yaratma” politikası başarıya ulaşmıştı. Halk azınlık­ları kendileri için yabancı ve tehlikeli bir unsur olarak gör­mekteydi.Septemvriana ve 1958 – 1968 dönemi “imha etme” poli­tikası başarılı olunca Makarios karşıtı politikaya başlanır. 1960Tı dönemde “uslu dur yoksa seni Makarios’a veririm” tehdidi altında5 büyüyen çocuklar 1974 Attila harekatını gerçekleştiren askerlerdi.Organization (Örgütleme), 1946’daki gizli Zirve Toplantısında Türkiye’nin ne pahasına olursa olsun ulusal homojenleştirilmesi kararı alındığını biliyoruz.Türkiye, batıya ait olduğunu kanıtlayabilmek için çok partili siyasi sistemini oluşturur. Ordu yeni siyasi ortamdan bağımsızlığını kazanabilmesi için kendi ekonomi sistemini kurar. Politik gelişmelere paralel olarak Truman Doktrini­ni  esas alan Ö.H.D.S.T.K. kurulur ve azınlıklar takibe alı­nır. Demokrat Partinin neoliberal politikası erkenden ve tü­müyle başarısızlığa uğrar… Başarısızlığın ana sorumlusu olarak azınlıklar gösteri­lir… İstanbul Rum Cemaatini doğduğu toprakları zorbalıkla terkinin planlanma emri Ö.D.H.S.T.K.’na verilir. Planın fırsat ele geçince uygulanabilinmesi içinmilli der­neklere  ve yerel parti örgütlerine kilit kişiler  yerleştirilir. . Polarization (Kutuplaşma), Kutuplaşma Ö.H.D.S.T.K. tarafından büyük bir ustalıkla örgütlenir… ülkede yaşayan Rumlar aleyhine güçlü bir müdahale talebinde bulunurlar. Yalancı beyanatlar günlük Türk gazetelerinde yayınlanır… Yunanlıların Anadolu ha­rekatında uyguladıkları vahşete değinir ve geçmişteki “Girit Türklerinin” kovulmaları hadiselerinden bahsetmeye başlar. İstanbul’da durum gerginleşir. Türk ve Rum gençleri arasın­da sürtüşmeler başlar. Geceleri taşlanan kiliseler güncel bir olay halini alır.Preparation (Ön hazırlık) 2. Dünya savaşı esnasında Türkiye azınlıkların erkek nü­fusunu iki yöntemle gettolaştırmaya çalışır: Askere alarak. (Mayıs 1941 ‘deki 18-45 yaş erkeklerin, Amele Tamburlarını hatırlatan, “yirmiyaş”seferberliği Azınlıklara uygulananvurguncu varlık vergisi ile aşırı miktarda vergi borcu ödetmek, veremeyenleri de Doğuya sürgüne yollayarak.  Her iki yöntem de Nazi Almanya’sında uygulanmış ve uygulayanlarsa Nürnberg Askeri Mahkemeleri tarafından mahkum edilmişlerdi. Ö,H.D.S.T.K. (artık savaş sonrasın­da) direkt olarak cezalandırılmış olan uygulamaları uygula­madı. Fakat olgular daha sinsi ve uzun vadede daha iyi neti­ce alınacak şekilde organize edildi. Kamuoyu sinsi planların bir bölümünü 1960 Yassı ada Duruşmaları ile öğrendi. Extermination (Yok etme İmha) Yok etme eylemi, Septemvriana ve sınır dışı uygulamala­rı olmak üzere iki aşamada gerçekleşti. Septemvriana’da canilerin sayısı değişik kaynaklara göre 60.000 kişiden{İstanbul nüfusunun % 5,2’si) 300.000 kişiye kadar(İstanbul nüfusunun % 25) varan bir sayıya ulaşıyor­du; bunların hepsi İstanbul’da gizlilikle seferber olunmaları imkansızdı. Bu olgu tüm yabancı konsoloslukların üzerinde önemle durdukları bir noktaydı. Başka illerden gelen insanların nakli ve iaşesi, İstan­bul’un en az altı farklı noktasında aynı zamanda uygulamaya geçişi (Tablo 2.1), emniyet güçlerinin tutumu, binlerce Türk bayrağının bulunması (‘milli’ dükkanların simgelenmesi), hedef noktaların detaylı bilgisi, öncü grupların tuttuğu bin­lerce metal çubuğun bir anda bulunup dağıtılması12, olayla­rın devlet desteği aldığını ve devletin tüm kademeleri tara­fından detaylıca bilindiğini kanıtlar… Olaylar esnasında Türk Cezan Kanunu’nun tüm maddeleri tamamıy­la ihlal edilmiştir…Olaylar esnasında saldırganların tehdidi bugün malınız, yarın canınız idi. Tehdit, İstanbul Rum Cemaat fertlerinin casuslukla suçlanıp idam edilmeleriyle gerçekleşebilirdi…1963 ‘te tüm Yunan uyruklularının dükkanları mühürlenir ve herhangi bir serbest mesleği icra etmeleri yasaklanır. Yunan uyruklu çalıştıran Türk vatandaşı işverenler ise Yu­nanlıların işine son vermeye mecbur edilirler.

16/3/1964’te Türkiye tek taraflı olarak, Başbakan İsmet İnönü’nün açıklamasıyla Ankara Anlaşmasını(Ekim 1930) fesh eder; bunu sel gibi sınır dışı işlemleri takip eder. Aynı zamanda Paskalya bayramı için Yurt dışına gitmiş Yunan uyruklularının geriye dönüşü yasaklanır… Toplu sınır dışı olgusu neticesinde tüm varlıklarını[4] ar­kada bırakarak ülkeyi terk edenlerin toplam sayısı ve nereye kadar vardıkları günümüze kadar net olarak bilinmemekte­dir. Denial (İnkarcılık)Menderes Hükümeti olayların sorumlularının Komünist­lerin olduğunu iddia eder ve Ön soruşturma kapsamındaki her türlü delili gizlemeye çalışır. Askeri kanat siyasi makam­larla işbirliği yapar ve keza ön soruşturma delillerini yok etmeye çalışır…Verilerin saklanması yalnız bu dönemle sınırlı değildir. Sorgu malzemesinin yok edilme gayreti dışında Yassı ada mahkeme zabıtlarının büyük bir bölümü 45 yıl saklı kalmıştır.” Bu açıklama ve örneklemelerin ışığı altında, Kiratzopulos, Santon’un fazının 6-7 Eylül olaylarıyla örtüştüğünü ve olayların sonunda buharlaşan İRC’ne maruz kaldığı durumun somut olarak soykırım olduğunun altını çizer.

Batının suskunluğu ve sorumluların cezasız kalması neticesinde, “Türkiye düzeni cesaret almış ve başka grupları yok etme döngüsüne başlamıştır… Tarihi bir gerçek olarak diyebiliriz ki; Türkiye Batıdan aldığı her ciddi ekonomik yardım ardından bir İç temizliğegeçmiş, bu da manevi ve maddi anlamda ülkeye muazzam problemler yaratmıştır.” Kiratzopulos bunlara ilişkin  unuttuğumuz yada unutma eğiliminde olduğumuz örnekler verir. “Türk tarafı, soykırımın tanınması ile damgalanacağından devletin onurunu zedeleyecek zarardan kaçınmak için, Septemvriana soykırımını farklı isimler altında karakterize eder. (ulusal ayıp,pogrom,kristal gecesi vs)”

Ve son olarak Kiratsopulos sorar: “2.dünya savaşı sonrası Avrupa topraklarında gerçekleştirilen ilk soykırımın sorumlusu olarak Türkiyeye karşı ceza duyurusunda bulunulsaydı, Ankara ve Brükselin iki yüzlüleri, bu şekilde yaşamaya cesaret edebilirlermiydi?”

 

[1] Vasilis Kiratzopulos’un Kayıt olunmamış Soykırım, İstanbul Eylül 1955, çev.Sonya Özzakar, Pencere yayınları,2009

[2] Daha geniş bilgi için bkz: Ali Sait Çetinoğlu, Varlık Versisi 1942-1944, Ekonomik ve Kültürel Jenocid, yay Haz. Yasemin Gedik, Belge Uluslar arası Yayıncılık,2009

[3] “ABD, silahlı azınlık ve dış baskılar tarafından boyunduruk altına alınma girişimine karşı duran özgür halkları destekler.” Truman’ın 12 Mart 1947 tarihli konuşması

[4] Burada özellikle İstanbullu Elen toplumu için maddi varlıktan öte manevi varlıklarının daha önemli olduğunun altını çizmekte yara vardır.

Kaynak : Kayıt Olunmamış Soykırım: 6/7 Eylül 1955 http://mamasyria.blogspot.com/2016/02/sait-cetinoglu-kayt-olunmams-soykrm-67.html